17 Kasım 2012 Cumartesi

 


KARMAN ÇORMAN BİR YAZI DAHA^^
    evdeyim evdeyim evdeyim!bir güncük de olsa eve gelip okulu kırmak gibisi yoktur şu dünyada:)felsefe dersine girmemek bile bana yetiyorken bonus olarak fiziğe de girmedim anlayacağınız mutluyum,huzurluyum^^
  neden hukuğa aşık  biri sayısaldadır ve neden lys fizik görmek zorundadır?bütün fizik derslerim bunları düşünerek geçiyor,tahmin edersiniz ki fizikten pek bi' konu bilmiyorum.bu biraz acınacak halime gülmek demek oluyor sanırım ama :D bütün bir seneyi öğretmenlerime danışarak geçirdikten sonra bir sene daha sayısalda,onlar daha iyi bilir deyip kaldıysam da fizikten anlamadığımı neden hesaba katmadım bilmiyorum.
kafamın içinde recaizadeler,muallim naciler ve okuduğum kitabtan kesitleri uçuşurken momentum kuramıyla ilgili soru çözmek insana koyuyor açıkçası.yine de bunun ileride faydası olacağını düşünerek iç çekip tepetaklak olmuş bir şekilde derse dönüyorum.
oh be içimi boşalttım.eğer bunları tıp,mühendislik diye deliren  bir sınıfın ortasında söyleseydim-ki bunlardan biri kankam olur.-büyük ihtimal şu anda bu yazıyı yazamazdım.^^

bu kadar dert anlatmaktan sonra asıl konumuza girebiliriz.beni çok mutlu eden bir hediye aldım yakın zamanda.beni tanıyanlar çikolataya olan zaafımı bilirler bu bazı zamanlar canımı sıkmıyor değil ama neyse^^arkadaşlarımdan biri de özenerek hazırlanmış, beni havalara uçuracak kadar güzel bir kutuda çikolata hediye etti.bu fotoğrafı gördükçe gülümsüyorum.gerçi tamamen doluydu ama hehe biraz(!)fazla yemişim sanırım^.^
teşekkürler arkadaşım beni çoook mutlu ettin.iyi ki varsın^^
                                                                            bir dahaki yazı da görüşebilmek dileğiyle,mutlu kalın:)

24 Ekim 2012 Çarşamba


İNSAN TATİLLERİ NASIL SEVMEZ?^^

tatilim iki üç önce başlamış olsa da-yazılılar biter bitmez soluğu evde aldım^^-günlerdir bilgisayarın başına geçip geçip acaba ne yazsam diye düşünüyorum ya da başladığım yazıyı beğenmeyip siliyorum.en iyisi geriye kalan şu 5 günde neler yapmak istediğimden bahsedeyim dedim.
ilk önce öğretmenimin ceza olarak verdiği 1000 soruyu tamamlamak zorundayım ki bu normalde bir hafta için çok da ağır değil ama malum bayramdayız.hangi ara bu kadar soruyu çözeceğim bilmiyorum.
2. okumayı düşündüklerim:
bu tatilde ilk önce goethe'nin faust kitabını sonra da candace bushnell'in beşinci cadde bir numara kitabını okumak istiyorum.
     faust kitabını bilmeyen yoktur zaten.edebiyat öğretmenimin tavsiyesi üstüne başladım.-birçok kişiden de çok güzel olduğunu duymuştum.-açıkçası ilk sayfalar beni biraz sıktı ama ilerledikçe güzelleşeceğine inanıyorum.
ikinci kitaptan bahsedecek olursak:


                                                  -BEŞİNCİ CADDE BİR NUMARA-
Arka Kapak
"Jane Austen'ı elinde martinisiyle hayal edin; ya da paten kayan bir Jonathan Swift düşünün."
-Sunday Telegraph-

Manhattan'ın en eski ve en tarihi mahallelerinden birinde kule gibi yükselen Art Deco stili Beşinci Cadde 1 Numara eşsiz bir adres.

Öyle ya da böyle, anca hak kazanıp girebileceğiniz bir bina. Candace Bushnell'in yeni romanı, Beşinci Cadde 1 Numara'daki kadınlar için bu apartmanda bir daire sahibi olmak, büyük bir özenle kurmayı başardıkları hayatlarının olmazsa olmazı. Yatırım fonu kralının karısından ihtiyar dedikodu yazarına, özgür ruhlu L.. A kaçkını aktriste kadar herkesin zengin bir hayata kavuşmak için başvurduğu oyun planı, bu meşhur binanın ihtişamlı çatısı altında buluşuyor.

                                                             
candace bushnell'in birkaç kitabını okudum ve oldukça beğendim.çok akıcı ve anlaşılabilir anlatmış.newyork'u da çok sevdiğim düşünülürse bu kitabını da okumalıyım diye düşündüm.
***

izlemeyi düşündüklerimden bahsedecek olursak bu bölüm çok da geniş değil.malum sadece beş gün.şimdiden bir film izledim.birazcık ondan bahsedeyim:
-AŞK ÇEŞMESİ-
başrollerde josh duhamel (ki kendisinin oyunculuğu çok iyidir.bkz:başımıza gelenler çok güzel bir filmdi.bir gün uzzzzuuun uzadıya anlatmak isterim.)ve kristin bell yer alıyor.

 klasik bir hoşlanmanın yol açtığı sorunları esprili bir dille gözler önüne sürüyor.


Beth müze görevlisi ve şanssız bir aşıktır. Kardeşinin düğününe gitmek için Romaya gider ve orada Nick ile tanışır. Ancak depresif bir anında dilek kuyusundaki dilek paralarını çıkarmış ve bir nevi lanetlenmiştir. Laneti çıkardığı paraları atan yani aşk dileyen erkeklerin aşkıdır. Ve Nick de onlardan biridir. Bu arada Beth ile Nick yakınlaşır. Ama bir sorun vardır, Beth Nick'in aşkının gerçek olup olmadığını nasıl anlayacaktır...
filmi beş üzerinden değerlendirmem gerekse 4.2 verirdim.boş bir zamanda izlenilmesi gerekenler bölümünde yer alabilir.
    bir de dizi izlemeye düşünüyorum.daha doğrusu başladım bile^^

    -PANDA AND HEDGEHOG-
 lee dong hae ve yoon seung ah başrollerde.ikisini de çok seviyorum hayliyle diziye de bayıldım.yoon seung ah(dizideki adıyla panda)bir pastane işletmektedir ama şefi pek de iyi değildir.sonra lee dong hae(yani kirpi)ile tanışır ve onu işe alır.işte yakınlaştıkça birbirlerinden hoşlanmaya başlarlar.ve olaylar bunun etrafında gelişmeye başlar...tam da en güzel yerinde anlatmayı kesiyorum^^azıcık karakterlerden bahsedelim.



  
lee dong hae (kirpi:))
ailesi olmadan biyikbaba diye hitap ettiği birinin yanında büyümüştür.sert ve soğukkanlı olmasına rağmen Pan Da nın yanında çok farklı davranmaktadır.
yoon seung ah(Panda)
ailesi öldükten sonra babasının pastanesine sahip çıkar ve burayı işletmeye devam eder,en azında bunun için çabalar^^ kirpiyi işe aldığında başına geleceklerden habersizdir.
choi jin hyuk(choi won il)
panda onun küçüklük aşkıdır ve 15 yıl sonra tekrar görmesiyle duyguları gün yüzüne çıkmaya başlar.kirpi ile aralarındaki dostluk-düşmanlık arası garip  arkadaşlık da böyle başlar.
yoo so young(kang eun bi)
choi won il'in sekreteridir,aynı zamanda ona aşıktır.bu yetmezmiş gibi bir de pandanın en yakın arkadaşıdır.ama choi won il'in pandaya aşık olması onu da değiştirmeye başlayacaktır....

    yine fazla konuştum ,hehe^_^ hepinize şimdiden iyi tatiller diliyorum.bir dahaki yazıda görüşmek üzere,hoşçakalıııın....

16 Eylül 2012 Pazar

YAZ BİTTİ,GERİYE NE KALDI ŞİMDİ?
eveeeet,acısıyla tatlısıyla bir tatilin daha sonuna geldik.umarım hepimizin tatili güzel geçmiştir.açıkçası benim tatilim-diğer yazımda da söylediğim gibi-yatarak geçti. neyse yine de ben halimden memnunum ama şu tatilleri altı ay yapsak diyorum^^bana yetmiyor üç ay.şimdi git otur sıraya yavaş yavaş hareket ederek konu anlatan öğretmeni dinle,parmağın nasır toplayana kadar yazı yaz,yazılı haftalarında eğilmekten ağrıyan omuzlarına katlan...üf,içim karardı.
 tabi iyi yönleri de yok değil.mesela yurttaki arkadaş ortamınız..en yakın arkadaşınızla sonunda-ki tatilde yalnızca bir kere görüşebildik.-bir araya gelmeniz ve Allah'ın hikmeti aynı odaya düşmeniz:) gözlerinizden yaş gelene kadar kahkaha atmanız... bunlar da vazgeçilmeyecek güzellikler tabi ki.
   artık öyle bir hale geldik ki seneye yazın gelmesini istemiyoruz malum ygs'si-lys'si...ee,korkunun ecele faydası yok:)
konuya gelecek olursak bu yazıyı yaza veda etmek için yazıyorum,şimdi ağlayacağım^.^
elveda sıcaktan uyuyamadığımız yaz geceleri,
elveda uyuşukluğumuz üzerimizden bir türlü atamadığımız uzun kahvaltılar,
elveda sabah şöyle bir bakayım deyip akşama kadar başında kaldığımız bilgisayarımız,
elveda bloglarımız,
elveda kitaptan kulemiz,
elveda sıcaktan erimesin diye alalacele yediğimiz dondurmalar,
elveda su savaşları,
elveda yakıcı güneş,
elveda buzlu kolamız,
elveda kore dizileri/filmleri,
          ve...
elveda öyle ya da böyle yaz...
      bu fazla dramatik oldu ama dramatize etmeyi  seven birinden başka ne beklerdiniz ki?:)


hoşgeldin rahat uyku çekebilceğimiz geceler,
hoşgeldin yurt kokan ders kitaplarım,
hoşgeldin kalemliğim,renkli kalemlerim,

hoşgeldin okul sıram,
hoşgeldin okul bahçesi,
 hoşgeldin voleybol turnuvaları
 hoşgeldin yazılılar,
    hoşgeldin erken yatıp erken kalkma,
ve...                                                                                    
       hoşgeldin yeni eğitim yılı :D
          diğer yazıya kadar hoşçakalın,kendinize iyi bakın^^


6 Eylül 2012 Perşembe

 
   


EYVAHLAR OLSUN DÖRT GÜNÜM KALDI! 

     okulların açılmasına sayılı günler kaldı.buna lafım yok ama 4 gün sonra dershanelerin başlıyor olması acayip üzdü beni.memleketimde okusaydım bu kadar dert etmezdim ama tahmin edersiniz ki bir sabah uyanıp da dört gün sonra yurda döneceği söylenince insan pek de mutlu olamıyor,dahası bir anda 'bu yaz ne yaptım?'düşüncesine aklınıza girince sinir krizinin eşiğine geliyorsunuz.
   çünkü elimde 3 ay yattığım bir tatil var ve kendimi ağustos böceği gibi hissediyorum.bu konuda yardım isteyebileceğim bir karınca bile yok.bu gerçekten moralimi o kadar bozdu ki bir ara depresyona mı girsem,böylece belki dershaneye de yollamazlar diye düşünmedim değil^^.öğrenci için  derslerden kaçmak söz konusu olunca beyninde 10 tilki dolaşıyor,onunun da kuyruğu birbirine değmiyor.^^

    yapacaklar listemi bile hazırlamıştım ama çoğunu gerçekleştiremeyeceğim galiba.
mesela gitmeden önce arkadaşlarımla buluşacaktık(öyle birkaç günlük bir arkadaşlık değil ki üzülmeyesin.10-12 yıllık arkadaşlıktan bahsediyorum.)ama hepimizin dershanesi birbirine çakıştı ve anlaşılan -en azından kendi adıma konuşayım-buluşma gibi bir ihtimalim yok,ne diyelim hayırlısı olsun...
   en büyük korkum koca yaz boyunca kitabı açıp da doğru dürüst çalışmadığım için kaynaklanıyor olabilir.
gerçi başlarda bayağı sıkı ders çalışıyordum ama sonra'bitmiyor bunlar!'diye kitabı bir kapattım kapatış o kapatış.şimdi de cefasını vicdan azabıyla büyük ölçüde çekmekteyim.Allah'tan daha önümde  birkaç günüm var da hepsini olmasa da çok az bir kısmını telafi edebilirim.
   en çok canımı yakan başka bir mesele de(ne depresif  ''en''lerim varmış benim yazınca fark ettim^.^) bu sene kitaplarla o kadar vakit geçiremeyecek olmak.vazgeçeceğim demiyorum ama geçen yıllar gibi olmayacak.maalesef ki derslerime odaklanmam gerekiyor,bunun bilincindeyim ama içimden eskisi gibi olsaydı ne güzel olurdu diye geçirmeden edemiyorum... kitaplar benim için, içine düştüğüm soğuk denizden çıkıp çıkartan can simidi gibi.anlayacağınız onlarsız yapamam.konu nereden nereye geldi.bu listeyi uzattıkça uzatasım geliyor ,sohbetin kısası makbuldur,değil mi ama?^^hem benim ders çalışmam gerekiyor.(bunu dediğim de bile bir gurur dalgası yükseliyor içimde,keşke iş sadece demekle kalsaydı^^) 

      huzurla kalın(şu sıralar en ihtiyacım olan şey)bana da dua ederseniz çok sevinirim^^

2 Eylül 2012 Pazar

  FİRST LOVE

  bugünkü filmim 'FİRST LOVE'...o kadar güzeldi ki.aslında sonunda ne olacağını biliyorum diye başlamıştım filme ama son linkinde elimi hayretle ağzıma kapatırken ağlıyordum.bugünlerde hep böyle filmler mi izliyorum ne:)hiç tahmin etmediğim bir olay oldu.iki insan ancak bu kadar şansız olabilir dedim ta ki...neyse siz izleyin öyle görün en iyisi^^bitirdiğinde-yani birkaç dakika önce- keşke dizisini çekseler dedim.
izlemeyenler buradan sonrasını okursa sanırım birçok ipucu yakalarlar yani okumasınlar^^
 konusundan  kısaca(!) söz edecek olursak  Nam 14 yaşında  4 kişilik bir grupta yer alan sıradan bir kız.çoğu genç gibi ilk aşkını bulur.ama tek sorun çocuğun (chona'nın) okuldaki en popüler erkek olmasıdır ve tabi bir de chonanın en iyi arkadaşının nam'a aşık olması var:/ film boyunca çocuğu yakasından tutup aralarından çekesim geldi.Allahtan sonuna doğru görünmedi de(sahi ne oldu o çocuğa sonunda onu açıklığa kavuşturmamışlar ya da ben nam ve chonanın kavuşmasına taktığımdan kaçırdım:))ben de rahata erdim.
karakterlerden bahsedelim.
Mario Maurer(namı-ı diğer Chona)
futbol takımında kızların aşkı Chona.tabi sonradan kariyerini fotoğrafçılıkta yapıyor.P-top'un en iyi arkadaşı ve Nam'ın biricik aşkı.3 yıl sevdi kız bu çocuğu.film boyunca kahretti kızı ya:D
Pimchanok Leuwisetpaiboon(Nam)-ismi okuncak gibi değil ya:)-
filmin başlarında bu kadar güzel değildi .Chona için  sonradan  bu hale geldi(filmlerde şu değişim olayları yok mu beni öldürüyor başını çevirip de güzel demeyeceğin kızı birkaç saniyede ağzın açık bakakalıyor'acaba ben de de böyle bir değişim olacak mı?diye söyleniyorsun.
her neyse...filmde sevmediğim tek nokta nam'ın Chonayı severken en iyi arkadaşı(p-Top)çıkması oldu.
Sudarat Butrprom
Nam'ın delii kendine güvenen,öğrencileri tarafından çok sevilen sınıf öğretmeni.gerçi nam'ın inanılmaz değişimi biraz da onun sayesinde oldu.pamuk prenses ve yedi cücelerin yönetmeliğini yaparken çok komikti:)

sevdiğim ve sinir olduğum sahnelerden bahsedeyim birazda:
işte bu bayıldığım sahnelerden biri:)burada Chona nam'a köprüden ayaklarını sallandırırken birbirine aşık iki mürekkep balığının hikayesini anlatıyor-açıkçası hikayeyi pek anlamadım ama neyse:)-ve bu hikayeyi duyduktan sonra mürekkep balığı yiyemediğini söylüyor,nam da tabaktaki mürekkep balığını yemekten vazgeçiyor tabi sonra p-top'un gelip hepsini yemesiyle büyü bozuluyor,bu sinir bozucu ayrıntıdan bahsetmek istemiyorum^^
ve bu en sinir olduğum ve üzüldüğüm sahnelerden biri.bu sahneden önce p-top ve chona aynı kıza aşık olmamak için verdikleri sözü anlatıyorlar ve nam öylece bakakalıyor.sonra hep beraber dans ederlerken p-top nam'ı öpüyor ve chona öylece bakakalıyor.aslında burada anlamıştım ben bir şeyler hissettiğini ama birkaç saniye sonra gülüp dans etmeye devam edince yok ya yine kafama göre senaryo uyduruyorum demiştim.sonrasında da nam p-toptan ayrılıyor-sonunda!-
ve işte donup kalma sahnesi;(
burası mükemmel ötesiydi:)kızımız tam düşecekken prensi tarafından kurtarılır.ve ilerde nam ona:
-hiç birinin elini öyle-sımsıkı-tuttun mu?diye sorduğunda aldığı cevap:
-küçük bir kızı kurtarırken tutmuştum'dur...
                                         

ay,işte burada ağlamaya başladım.madem bu kadar seviyorsun niye gidip söylemiyorsun baştan çocuk?!;(
nam sonunda aşkını itiraf ediyor ama chonanın  bir haftadır başka biriyle çıktığını öğrenince ağlayarak tebrik ediyor ve birbirlerine çok yakıştığını söylüyor.
işte en güzeli sona^^gerçi biraz soluk bir son olmuş ama neyse,güzel bitirmeleri yeter:)
Allah'ım çocuk burada o kadar ıııladı ki tamam dedim kesin evlendi bu,kötü bir son bu,böyle son mu olur?!(düşünün artık ben bunları düşünene kadar ııııladı:D) 

veeee...
sonuç olarak filmimiz güzel bir sonla bitti.şükürler olsun^^yeni paylaşımlarda görüşmek üzere...


29 Ağustos 2012 Çarşamba

    KİTAPLAR,KİTAPLARIM#3


   bugün bahsetmek istediğim kitap CARRİE GÜNLÜKLERİ...kitabı 2 gündür okuyorum ve serinin 10-15 kitap olmasını ister oldum.belki ilerleyen zamanlarda Candace Bushnell ricamı isteğimi duyar^^yazmak her zaman vazgeçilmezimdi ve tabi ki bir gün kendi kitabımı bir kitapçı  rafından elime almak ama şu anda bu istekle yanıp tutuşuyorum diyebiliriz...eğer okuduğumuz kitabın okunmaya değer olması gerekiyorsa bu kitap yazma isteğini alevlemek için okunabilir.
    yazarın gerçekten çok iyi bir anlatımı var ve bir genç kızın içinden geçebilecekleri çok iyi yansıtmış.ne zaman bu kadar sade ve anlaşılır anlatabileceğimi merak ediyorum doğrusu,anlaşılan uzun bir zaan gerekli ve tabi ki de sabır.:D
   konusundan bahsedecek olursak carrie lise son sınıf, kendi arkadaş çevresinde son derece mutlu ve yazar olmaya takmış bir kızdır.tabi ki kasabaya sebastian gelene kadar...bu kasabaya hiç uygun değildir.okula geldiği anda kızlar sanki erkek görmemiş gibi çocuğu kapmaya çalışırlar, acaba bu kankaların arasını nasıl etkileyecek?(aslında burada lali ve arkadaşlığın sağlam bağları hakkında yazmak isterdim ama okumayanlar için çenemi kapalı tutmam gerektiğini düşünüyorum^^.)
   muhteşem bir lise son sınıf  ve carrienin newyork hayali gerçek olacak mi acaba?
   seri yaz ve şehir kitabı ile devam ediyor...

NOT:sex and city dizisini yada filmini izleyenler carrie'nin meşhur çantasını bilir(miş).(açıkçası ben ne dizisine ne de filmine bakmıştım ama bu kitaptan sonra en azından filmini izlemeyi düşünüyorum.)carrienin çantasının başına gelenler ve nasıl bu kadar ilgi uyandırdığını kitapta değinilen konulardan biri.
      ben okurken çok eğlendim umarım siz de eğlenirsiniz :)
bunlar da kitaptan beğendiğim bazı sözler:
-hayaletler inansam da onlardan korkmazdım.beni asıl endişelendiren insanlardı.
-kötü anıları esprili bir hale sokarsan daha kolay unutulur.
-turuncu bal kabakları içindir^^
-lisede zirveye çıktın mı bütün hayatın felakete dönüşür.
-...ama aynısı matematik için geçerli değildi.bir tam sayı tüm denklemi bozabilirdi.belki benim bir tam sayı olduğumu ve durdurulmam gerektiğini düşünüyordu.
-üstelik artık büyümüştüm ve kendime sürekli saçmalamamam gerektiğini hatırlatmak zorundaydım.



19 Ağustos 2012 Pazar

CENNET POSTACISI


ah ah hiç göremedik şöyle bir postacı ki nerdeee cennet postacısı:)yine konuya balıklama atladım^^,dün-yarın açamayacağım bayram ne de olsa düşüncesiyle-ne bulduysam izledim ve en beğendiğim filmlerden birine yerleşen HEAVEN'S POSTMANla tanıştım.
baştan alıyorum:
başrollerde kim jae joong(protect the boss'tan hatırlarsınız) ve han hyo joo(iljimae ya da shining inheritance desem:))yer alıyor.yani bana göre kim jae joong'un yer alması yeter de artar da film öyle bir filmdi ki ikisi de oyunculuklarını sergilemişler,ikisinden de gözünüzü alamıyorsunuz...
konusuna gelelim(BUNDAN SONRASINI İZLEMEYENLER OKUMASIN,BENDEN UYARMASI!!!:)
ıssız bir çayırda bir posta kutusu...insanlar ölen sevdiklerine mektup yazıp buraya atıyorlar.cennetin postacısı da onları sevdiklerine iletiyor...ya da insanlar böyle inanmak istedikleri için bunu uyduruyorlar,kim bilir?
hana da kendisine evli olduğunu söylemeyen sevgilisine(evli olduğunu sonradan öğreniyorsunuz)acımasız mektuplar yazan genç bir kız...
bir gün cennetin postacısıyla karşılar ve postacı ona işine yardım etmesi karşılığında saatliğine 20.000 won vereceğini söylerse?kızımız hiç beklemediğim bir şekilde reddediyor'' noluyor buna?'' diyemeden tekrar gelip teklifini kabul ediyor nihahaha:)
ardından başlıyorlar insanlara yardım etmeye,mektuplarda yazılan pişmanlıkları yok ediyorlar falan...tabi bu arada ufak tefek kıskanmalar baş gösteriyor.

tabi ki kim bilebilirdi ki bizim masum mu masum postacının da sırrı var.gerçi pek öyle büyük bi'(!)sır değilmiş.çocuk sadece kalbinde acı olanlara ve bununla baş edemeyenlere görünüyormuş,ammaan ne de önemsiz(!!).iyi mi kız bir sürü yerde kendi kendine konuşuyor gibi göründü,hiç mi düşünmezsin be adam!^_^
haklı olarak kız bunu öğrenince deli olur ve oğlanı bir daha görmek istemediğini falan söyler.(bunu ben de uyduruyor olabilirim tabi keke^^)çünkü eski sevgilisini unuttukça aşık olduğu çocuk gözlerinin önünde silikleşmeye başlamıştır.
çocuk, bir insanın insanlara ölen kişiler adına bir şeyler yolladığını öğrendiğinde(bunu kimsenin öğrenmemesi gerekiyor(muş))bu dünyayı terk eder.kız beraber çalıştıkları deniz fenerine gider ama ona ait ne varsa bu dünyadan silinmeye başlar.
bu da hatıra fotolarından biriydi:( 
diğer tarafta oğlana artık gerçek dünyaya dönebileceğini ama bu iki haftada yaşadıklarının sadece bir rüya olarak kalacağını söylerler.jae joon, hanaya ne olacak diye sorunca o da bunların hayal olduğunu düşünecek diye cevabını alır ve mecburen hayatına geri döner.
bir gün...hanayla postanede(ne kadar doğru bir mekan:))karşılaşırlar.ikisi de birbirlerini fark eder ve arlarında şu diyalog geçer:
jae joon:bir yerde...daha önce bir yerde karşılaş mıydık?
hana:bir yerde...neredeydi?
jae joon:mesela rüyamda...sonsuz çayırların olduğu yer...eski bir posta kutusu...çayırların içindeki eski bir posta kutusu...
hana:angel kafede...
jaejoon:otobüste
hana:deniz fenerinde...
jaejoon:bazen kafede...
ikisi aynı anda:bir sürü yer...haklısın.
işte bundan sonraki sahne romantik sahnelere taş çıkartır.o sarılmayı gözleri yaşlı seyrettim(filmi izlemeden burayı okuyanlara uyarı:bütün hevesi kaçtı işte:(  )
ben ı'm sorry ı love you da bile bu kadar ağlamadım,nedense bu daha duygu yüklü geldi ya da bugünlerde piskolojim bozuldu her şeyde gözlerim doluyor emin değilim^^
filmi şöööyle puanlayacak/özetleyecek/şey ettirecek  olursak
 bildiğiniz üzere koreliler film çekme konusunda (bana göre)türklerden kıtlar.ama bu film türkler için aşk tesadüflere sever gibi diyebiliriz:)ne kadar doğru bir açıklama olduğunu bilmesem de ben bu filme 10 üzerinden 10 veriyorum:)...

video

(yazıyı yazarken dinlediğim şarkı,tahmin edersiniz ki iyice duygusallaştım:)=>more than blue ost)

13 Ağustos 2012 Pazartesi

 
SANA BİR SÜRPRİZİM VAR
GÖZLERİNİ SIMSIKI KAPAT
    bugünlerde ''gözlerini sımsıkı kapat''a başlamıştım ama nasıl başlama.kullanacağım ayracı belirledim.ilk sayfalara göz gezdirdim ve bıraktım.ne zaman elime alsam bu uyuşuk beden polisiye romanı kaldıramaz gibi bir düşünceyle bırakıyordum.
     sonunda bugün zincirleri kırıp birkaç sayfadan fazlasını okumayı başarabildim.çok sürükleyici bir kitap olduğunu fark etmem de uzun sürmedi.yazar başlangıcı ilk kitabından daha ilginç yapmış ve olaylar gittikçe hızlanıyor-ki daha 90.sayfa da falanım.-konu çok ilginç,düğün günü evin bahçıvanı tarafından başı kesilen (başka nasıl izah edeceğimi bilemedim.:))gelinin soruşturmasını anlatıyor.garip bir aile,garip bir damat ve garip bir müfettiş bundan güzel üçleme mi olur:)

arka kapağını paylaşacak olursak:
New York'un en gözde dedektifiyken, basının kendisine yakıştırdığı isimden hep rahatsız olmuştu: Süper Dedektif. Bir bulmacayla karşılaştığında, mutlaka çözmek isterdi. Gurney'e göre her bulmacanın çözümü için mutlaka bir ipucu vardı.

Peki ya bu sefer yoksa?

Düğün günü öldürülen bir gelin… Ve olaya tanıklık eden yüzlerce davetli. Cinayeti kimin işlediği ortada, herkes kendinden emin ama ya hepsi zekice bir illüzyonla yanıltılıyorsa... Cinayet silahı dahil birçok detayda sürpriz akıl oyunlarını gördüğünde, Gurney tam bir psikopatla karşı karşıya olduğunu anlar.

Gurney şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntemleri, soruları ve keskin bakış açısıyla soruşturmaya bambaşka bir boyut kazandıracaktır. Kim daha zeki; Gurney mi, yoksa müthiş bir illüzyondan ibaret katil mi? John Verdon'dan, akıl oyunlarının iç içe geçtiği, sıra dışı bir roman.


"Nitelikli bulmaca severler için paha biçilemez bir kitap."
CNN.com


"Yine ilki kadar şaşkınlık verici bir olay ve yine dahice çözümler."
Publishers Weekly

"John Verdon gizemli bir olayın akıl almaz örgüsünü işlerken hikayenin en beklenmedik anında ortaya çıkıveren, şeytani bir kurnazlığa sahip. Yazarın büyük ilgi gören AKLINDAN BİR SAYI TUT kitabından sonra beklediğinize değecek."
Washington Post


bir gün bana da bu kadar sürükleyici kitaplar yazmak nasip olacak mı,çok merak ediyorum:)her neyse,eğer bu kitabı beş üzerinden oylamam gerekseydi 4,5 verirdim.(izlediği kore dizilerini puanlayan biri olarak-böylece dönüp izlemek istediğimde hangisinden başlayacağımı biliyorum-okuduğum kitapları da puanlamam gerektiğini düşündüm ve bu yazıyla başlamış oldum^.^,mutluyum:))

  Ayağında eskisin derler ama 
     BUNLAR HİÇ ESKİMESİN
     internette gezerken yine çok güzel ayakkabılara rastladım.hepsi birbirinden şahane ama yaşım sebebiyle o kadar topukluyu üstümde taşıyabilir miyim emin değilim^^yine de bakmaktan zarar gelmez.



                                                  
normalde ayakkabının arkasındaki metal ayrıntıları pek seven biri değilim ama nedense(!)bu ayakkabılar bayağı ilgimi çekti.özellikle 2.ayakkabı kesinlikle bana çok fazla.hem altın yaldızlı hem de metal işlemeli yaşıma uysa bile giymekte iki kere düşünürüm^^



bunlarda 'artık topuklu giymek istiyorum' demeye başladığım ayakkabılar.özellikle o pembe ayakkabı!(pembeye her türlü bayılan biri olarak bu kaçınılmazdı:))
ve kot ayakkabı.nasıl güzel düşünmüşler,iyi ki de düşünmüşler.çok tatlı görünüyor.ne zaman giymeye başlayacağım ah ah:)


bunlar  fazla çılgın ayakkabılar.giyer miyim hayır(sonuncu belki...gerçi büyük konuşmamak gerek:))
ama beğendim mi kesinlikle!ne olursa olsun pembe ve petrol mavisi güzeldir!..


işte benim her zaman giymekte tercih ettiğim ayakkabılar,düz tabanlaaar^^annem bu konuda ne kadar hassas olursa olsun(düz taban giymeyeceksin gibi)benim gözüm hep topuklarda da olsa dönüp dolaşıp aldığım ayakkabı düz tabanlardır.ve söylemeden geçemeyeceğim parmak arası terliğe bittim.melek kanatlarına özel bir ilgisi olanlar için(aralarına ben de dahilim)muhteşem değil mi?ve süt beyaz.(bunun da pembesi olmaz ama:))daha ne isteyebilirim ki?^^